CENAP BABA’YA SON GÖREV

CENAP BABA’YA SON GÖREV

780
0
PAYLAŞ

Yakaköy’de bulunan Dibeklihan Kültür ve Sanat Köyü’nün kurucusu, Bodrum’un sevilen ve aydın yüzü Cenap Tezer, son yolculuğuna uğurlandı.

Yakalandığı amansız hastalıkla mücadelesini uzun zamandır sürdüren, ve geçtiğimiz gün yenik düşen sanat camiasının Cenap Baba’sı Cenap Tezer bugün Ortakent’teki Kerem Aydınlar Camii’nde  kılınan cenaze namazının ardından son yolculuğuna uğurlandı. Tezer’in cenazesine, Bodrum’dan ve Türkiye’nin dört bir yanından sanatçı dostları, köşe yazarları, ailesi ve yakınları katıldı.

Merhum Cenap Tezer’in en sevdiği köşe yazarlarından Sözcü Yazarı Yılmaz Özdil’in de katıldığı cenaze merasiminde taziyeleri, Eşi Gülay Tezer oğulları Uluç ve Emrah Tezer, gelini Özge Tezer ve kızı Senem Şirin kabul etti. Cenap Tezer’in naaşının getirildiği dakikalarda, sevenleri gözyaşlarına boğuldu.

Cenaze namazına Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ile CHP’nin Belediye Başkan adayı Mustafa Saruhan da katıldı. Bodrum’un iş, siyaset ve sanat dünyasından çok sayıda seveni Tezer’i son yolculuğuna uğurladı.

76 yaşında aramızdan ayrılan Cenap Tezer’in cenazesi, Ortakent Kerem Aydınlar Camii’nden alınarak, Yakaköy Mezarlığında toprağa verildi.

CENAP TEZER KİMDİR?

Sanatçıların Cenap Babası Cenap Tezer, bir röportajında hayat özetini şu şekilde aktarmış…

Cenap Tezer

“2016 yılının hafif çiseleyen bir ekim günü, İstanbul’da, 50 yıldır görmediğim Beşiktaş semti, o gün çok kalabalıktı.

Çarşıda volta atanlar, yollara konulmuş tahta masalarda balık yiyenler, kafelerde kahve içenler, alışveriş yapanlar…

Semtteki yapılar ise, baştan aşağı yenilenmiş, altlarında mağazalar olan çok katlı apartmanlara dönüşmüştü. Arada birde bütün bu değişime karşı direnen tek tük 2 katlı eski evler sanırım koruma altındaydılar. En eski çarşı yolundaki, denize yakın sağdan ikinci sokağa girdim. Bir anda karşımda o eski evi gördüm. Bu ev 1943 yılında, gene böyle bir ekim ayının 13’üncü günü dünyaya geldiğim ve 6 yaşına kadar yaşadığım evdi…

Sokak tamamen yenilenmiş, tam karşımızdaki çocukluğumda en yakın arkadaşım Yunanlı Vasilakilerin evi de yıkılmış, alt katı kafe olan bir apartmana dönüşmüştü. Bir orta kahve sipariş ederken, kafe de bir masaya oturdum. O, sarı boyalı, altında taş fırın olan, üstü Osmanlı çıkmalı dubleks ev yılların bütün yorgunluğuyla karşımda duruyordu. Yalnızca fırında bir değişiklik olmuş, sokağa bakan o daracık cephesi zamana ayak uydurup, ahşap doğramaları çürümüş olsa gerek, altın yaldızlı bir alüminyum doğrama ve cam vitrinle kapatılmış, üst iki kat ise olduğu gibi duruyordu.

Kahveyi getiren genç garsona sordum;

– “Bu ev kaç yıllık biliyor musun?”

– “100 yıllık diyorlar” dedi garson.

– “Doğrudur… Ben 74 yılını biliyorum” dedim:

Gözlerime iki damla yaş oturmuştu. O evde ve o semtte geçen hatırlayabildiğim çocukluk anılarımın sarılı olduğu film şeridinin makarası bir an boşanıverdi.

Kiralık oturduğumuz evin sahibi, beni çok seven, komiser emeklisi dedem. Onun hepsi BJK’li olan 3 erkek, bir kız çocukları. Hele hele o tarihlerde bana göre çok büyükmüş gibi gelen ve sokak oyunlarımızda beni her defasında dayak yemekten kurtaran kızı mualla ablam. Komiser dedemin elimden tutarak beni de götürdüğü kahvehane. O kahvehane de tanıdığım ve hiç unutamadığım BJK’li büyük futbolcular, Baba Recep, Çengel Hüseyin…

O günlerde BJK futbol takımı şimdiki gibi kırmızı renkli forma fantezilerine takılmadığı için siyah-beyaz içime işlemişti. Aradan 70 kusur yıl geçmesine rağmen, o aşk hala devam etmektedir…

Kahvemi yudumladığım o esnada, Beşiktaş çarşısının göbeğinde doğmuş olan kendimi, ünlü çarşı gurubunun yaşayan en eski üyesi gibi görmeye başladım. Belki de hamuruma karışan ilk katkı maddesi bu olmuştu.
Anne ve babamın geçmişleri, geçen yüzyılın başlarında Üsküp’ten yurda gelen ve İzmir’in Dikili kazasında iskan edilen bir aileye dayanır. 1949 yılında anne dedem vefat edince, ailecek İstanbul’dan ayrılıp Dikili’ye göçmek zorunda kaldık. Çünkü dedemden anneme miras kalan çiftliğe ve arazilere sahip çıkmamız gerekiyordu. Hayatımın 8 yıl sürecek ikinci devresi başlıyordu ve ben İstanbul’dan Dikili’ye ancak BJK’liliğimi götürebiliyordum…

Aynı yıl Dikili’de, 6 yaşında ilkokula başladım. Okulumun ismini hiç unutamam. Çünkü BJK gibi ikinci bağımlılığım olan cumhuriyetimizin önemli isimlerinden biriydi. “Ali Çetinkaya İlkokulu”. En büyük şansım da, o yıllarda, neredeyse ailesinin bütün fertleri öğretmen olan Halil Zeyrek ve kızının öğretmenim oluşuydu. Hatta Halil hocamızın bir oğlu da ileriki yıllarda İzmir Özel Türk Kolejinin efsane resim öğretmeni ve ülkemizin önemli bir ressamı olacak olan Güven Zeyrek’ti. Halil hocamız ilerlemiş yaşına rağmen cumhuriyet değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir Atatürk sevdalısı idi. Yakın arkadaşları ise Mahmut Makal, İsmail Hakkı Tonguç gibi aydınlardı…

Su gibi akıp giden bir 5 yılın sonunda, kitap okumasını öğrenerek ve de din dersi bitirme imtihanında ders sırasının üzerinde kıldığım iki rekat namazı da başarı ile tamamlayarak, Dikili Ortaokuluna devam etmeye hak kazandım. Dikili Orta Okulunda geçen 3 yılımın içinde bende iz bırakan iki konudan birincisi, matematik öğretmenimin verdiği çok önemli bir matematik kültürüne sahip oluşum idi. İkincisi ise Fransızca öğretmenimizdi. Bu öğretmenimiz, 1950’li yılların başında Turancılık akımının öncülerinden idi. Arkadaşları ise Alpaslan Türkeş, Nihal Atsız gibi milliyetçilik akımının öncüleri idi. Zaman zaman bize o tarihlerde gördüğü işkenceleri, tabutlukları anlatırdı. Türklerin tarihi ile ilgili kitapları okumamızı salık verirdi. Hayatımın ilerleyen yıllarında tamamen ters bir dünya görüşüne sahip olmama rağmen, o günlerde okuduğum ilk kitaplar olan Nihal Atsız’ın yazdığı “Bozkurtların Ölümü” ve “Bozkurtlar diriliyor”u hiç unutmamışımdır. Bu iki kitap hem okuma alışkanlığımın bir başlangıcı olmuş, hem de ilerde oluşan dünya görüşüm içinde fikir tartışmalarında hoşgörüyü esas alan bir temel oluşturmuştur.

Yıl 1947 idi. 14 yaşındaydım. Ortaokulu bitirmiştim. En yakın lise İzmir de olduğu için, gurbet yıllarım başlıyordu ve o tarihten sonra çekirdek aileme o günlerin ulaşım koşulları içinde çok seyrek olarak misafir olarak gittim. Sanıyorum hayat uğraşılarımda bu gurbet hayatının ciddi katkıları olmuştur. O yıl liseye, İzmir in en eski ve köklü lisesi “İzmir Atatürk Lisesi” ne yatılı olarak başladım. Lisem, Dikili’de oluşan sağlam eğitim temelinin üzerine, şöhretine uygun binayı inşa ediyordu. Hele hele hayatımda iz bırakan tarih öğretmenim Kemal Özerdim, o yıllarda cumhuriyetimize sıkı sıkı bağlı ve Atatürkçü, aynı zamanda CHP’li olarak DP’nin hışmına uğrayıp lise müdürlüğünden, lise öğretmenliğine tenzili rütbe yapmasına rağmen mücadelesinden hiç vaz geçmeyip, bizlere ilk aydınlanma tohumlarını atan, dürüstlük ve erdemi öğreten yol gösterici olarak anılarımın en önemli köşesine yerleşmiştir. Sınıf geçmesi oldukça zor olan liseyi de, zaman zaman etüt hocasından gizli ders kitaplarımızın içine koyarak okuduğumuz Texas, Tommiks, Kinova gibi resimli dergileri de okumayı ihmal etmeden, 3 yılda bitirdim…

Yıl 1960 olmuştu. DP, CHP çekişmelerine de zaman zaman tanıkta olmuştuk. Adnan Menderesin, İsmet İnönü’nün İzmir’de yaptığı mitinglere, Cumartesi günü öğleden sonra okuldan verilen izin esnasında birkaç kez gitmiştim bile. İhtilal olduğu günlerde ise bizim kuşak harıl harıl lise bitirme sınavlarına hazırlanıyorduk…

1960’lı yıllarda üniversiteye giriş sınavları her fakülte için ayrı ayrı olurdu. O yıl bir çok sınava girip kazanmıştım. Aslında bu, benden ziyade mezun olduğum İzmir Atatürk Lisesinin başarısıydı. Sonucu ilk belli olan Yüksek Denizcilik Okulu olmuştu. Hemen kaydımı yaptırıp eğitime başladım. Kabataş’ta, boğazın kenarındaki okulumun verdiği denizci kıyafetlerini giyince kendimi çok beğenmiştim. Bir ay kadar orada okudum. Bu arada İTÜ sınavlarını da kazanmışım. Ailemin şiddetli baskısıyla mühendis olmak için denizciliği terk ettim. Önümde hayatımı yönlendirecek bir 5 yıl beni bekliyordu. Üç arkadaş Osmanbey’de, kapıcısı ile komşu olduğumuz, bir apartmanın bodrum katında kalıyorduk. Sınıf arkadaşlarımdan oluşan gurubumda Vefa Lisesinden gelmiş çocuklar vardı. Hatta bunlardan biri de hala yakın arkadaşlığımız devam eden, Orhan Kemal in büyük oğlu Nazım idi. Türkiye İşçi partisi (TİP) siyasal hayata yeni başlamıştı. Her hafta Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı “YÖN” dergisine üye olmuştuk. Durmaksızın kitap okuyor, sanatsal hareketleri takip ederken, ek bir üniversite okuyor gibiydik. İlerleyen zaman içinde emeğin ne kadar yüce bir değer olduğunu anlamaya başlamıştık. Gümüşsuyu kantinimizde zaman zaman toplanıp sosyal olayları tartışıyor, TİP genel merkezindeki seminerlere katılıyorduk. Bu seminerleri Behice Boran, Sadun Aren gibi hocalar veriyorlardı. Edebiyat vs. günlerini hiç kaçırmıyor bol bol sinemaya, tiyatroya gidiyorduk. Yaz aylarında okulun gereği olarak stajlarımız esnasında, Anadolu’nun muhtelif yörelerinde çalışarak eğitim görüyorduk. Daha henüz öğrenciler arasında sol görüş fraksiyonlara ayrılmamıştı. İkinci sınıftan itibaren mesleklerimiz belli olmuştu. Bizim gurup beş kişi Petrol Mühendisliği bölümünü seçmiştik. Mesleğimizle ilgili çok ciddi hayallerimiz vardı. Türkiye’de eğitim gören ilk petrol mühendisleri olacaktık…

Amerikalılar Vietnam’da savaşıyorlardı. İlk eylemimiz, okul kantininde, Vietnam ile ilgili bir duvar gazetesi çıkarmak oldu. Çok ses getiren bu gazetede yazılar yazılıyor, yabancı dergilerden kestiğimiz, Amerikalıların Vietnamlılara yaptıkları işkencelerin fotoğraflarını kullanıyorduk. Bu eylemler daha sonra farklı boyutlarda devam etti.

Yaz aylarında yaptığımız stajlar dolayısıyla petrol bölgesi olan Diyarbakır ve Batman’la tanışmıştık. Her yazımız o yörelerde geçiyordu. Bu arada petrolcülüğümüzün de ne kadar Amerika’ya bağımlı olduğunu gözlemliyorduk. Daha sonraki yıllarda rahmetli Muammer Aksoy ile birlikte milli petrol kampanyalarına katıldık. Çünkü ülkenin yetiştirdiği ilk petrol mühendisleri olarak biz vardık. Ama sahada işlerin hiçte düşündüğümüz gibi olmadığını da stajlarımızda gözlemliyorduk. Çünkü bütün petrol arama üretim faaliyetleri o devirde tamamen yabancı firmaların kontrolü altındaydı.

Ana başlıklarıyla özetlemeye çalıştığım üniversitedeki 5 yılım da böylece bitti…

1966 yılında Batman’da TPAO’da işe başladım. Fakat iş hayatımız hiçte hayal ettiğimiz gibi gitmiyordu. Bir yük. Mühendis olarak petrolcülüğe teknik bakımdan hiçbir katkımız olmuyordu. Çünkü bütün işlemler yabancı şirketlerin kontrolü altındaydı. Bu koşullarda ancak bir yıl kadar çalışabildim ve 1967 yılında İstanbul Kağıthane’de ki istihkam yedek subay okulunda askerliğe başladım. Altı ay sonra 24 ay sürecek askerlik devresi, Sapanca da ki bir istihkam taburunda devam etti.

Bu arada evlendim…

Askerden sonra, TPAO ile görüşmelerimde çalışma koşullarının geçen 2 yıl içinde hiç değişmediğini gördüm. Sonuçta çok sevmiş olmama rağmen petrol mühendisliği mesleğimi bıraktım. 1969 yılında İzmir’de yol, su, elektrik (YSE) kamu kurumunda çalışmaya başlayarak Karşıyaka’ya yerleştim. 1972 yılına kadar YSE de çalıştım. Bu arada kızım Senem dünyaya geldi. Ancak kazancım bir aileye yetecek kadar değildi. Bir çözüm bulmak zorundaydım. Büyük bir cesaretle YSE’den de ayrılıp, serbest çalışmaya başladım. Küçük küçük ihalelerle yol, su ve elektrik gibi köy alt yapı inşaatları yapıyordum. Zamanla işler büyüdü. Ülke çapında ihalelerle inşaat isleri yapma durumuna gelmiştim. 1974 yılına geldiğimde oğlum Emrah doğmuş ve benimde kullandığım bir Mercedesim olmuştu.(!) İzmir de bina inşaatları yapmaya başlamıştım. Bu arada sosyal uğraşılarım da devam ediyordu. Bir ara kısa bir süre Dikili CHP ilçe başkanlığı yaptım. Daha sonra 5 sene kadar CHP’nin İzmir il yönetim kurulu üyeliğinde bulundum. Fakat siyasal hayatım 1980’de kısa bir süre tutuklamam üzerine bitti. Zaten Evren paşa da siyaset yapmamızı yasaklamıştı…

O tarihte ikinci evliliğimi yapmıştım. Artık İzmir’deki hareketli hayatı terk edip, sakin bir yaşam için Bodruma yerleşmeye karar verdik.

1982 yılında oğlumuz Uluç doğmuştu ve bizde Bodrum Konacık’taki evimizi bitirmiştik. Sakin bir hayat hayalleriyle geldiğimiz Bodrumda, yaşantımız hiçte düşündüğümüz gibi olmadı. Eşim de mimar olunca, kendimizi bir anda yoğun bir proje ve inşaat faaliyeti içinde bulduk. Bu yoğun uğraşımız 25 yıl devam etti. 2008 yılına geldiğimizde, artık toplum için bir şey yapmamız gerektiğine karar verdik. 1990’larda Yaka köyde satın aldığımız 40 dönüme yakın bir arazimiz vardı. O arsayı bir kültür ve sanat köyü yapmaya niyetlendik. Dibeklihan kuruluşu böylece başlamış oldu. Çünkü temelleri çok sağlam kurulmuş dünya görüşüme, Türkiye cumhuriyetine, Atatürk ilke ve devrimlerine ve ülkemi muhasır medeniyete taşıyacak aydınlanmanın, kültür ve sanattan geçeceğine olan inancım ilerleyen yaşıma rağmen hiç değişmemişti…

Nasıl bir kültür köyü olması düşüncesiyle başladığımız proje çalışması, bizi üç ana başlığa götürdü;

1) Yıllardır Bodrum yarımadasındaki yoğun ve çarpık yapılaşmadan şikayetçiydik. Bu konuda köyün genel projesinde herkesin beğeneceği bir örnek ortaya çıkmalıydı.

2) Bodrum yıllar önce, mavi yolculukların yapıldığı, birçok ünlü aydın, sanatçı ve kültür insanının yaşadığı bir kasaba idi. Son yıllarda görsel ve yazılı basında, plajlarında bikini ile pozlar veren, aşk dedikoduları ile anılan bir kasaba haline dönüştürülmüştü. Mutlaka günün aydınları, sanatçıları ve kültür insanları tekrar Bodrum’a çekilmeliydi.

3) Yatırım finansmanını kendimiz karşılayacaktık, ama yıllar içinde kalıcı olması için işletme finansmanını temin edecek çareler bulmak lazımdı.

Bütün bunları karara bağlarken daha inşaatın başlangıcında duvara astığımız manifestomuzu hazırladık.

DİBEKLİHAN KÜLTÜR VE SANAT KÖYÜ MANİFESTOSU;

Bodrum yarımadasının, o güzelim doğasını hoyratça harcayarak betonlaştıran. Sosyal yaşantısını, paparazi kültürüne malzeme olma uğruna yozlaştıran bir değişime karşı başkaldırıdır DİBEKLİHAN…

DİBEKLİHAN Varlıklı olmak için değil, var olmak için uygulanmış bir projedir…

Daha başlarken, mesleki ve kültürel yapısı çok hazır olan Mimar Gülay Tezer biçilmiş kaftan gibiydi.

– Köyün çekirdeği, ortasında ağaç olan bir meydan olmalıydı. Bu meydanda sergiler açılmalıydı, konserler yapılmalı, sinema gösterileri, tiyatro oyunları, konferanslar, söyleşiler düzenlenmeliydi.

– Meydanın ana binası, 35 yıldır Anadolu’dan koleksiyon olarak topladığımız etnografik malzemeleri, köyümüze gelen misafirlerle paylaşacağımız müze benzeri bir sandık odası olmalıydı.

– Misafirlerin soluk alacağı meydana bakan bir kahvehane olmalıydı.

– Engelli misafirlerimiz düşünülmeliydi. En azından meydana kadar rampalar ile çıkabilecek özellikte olmalıydı.

– Anadolu’da el sanatları, ekonomik zorluklar nedeniyle birer birer azalmakta, hatta yok olmakta idiler. Hem bu zanaatkarlara maddi destek verebilmek, hem de Dibeklihan’ın işletme finansmanını temin etmek üzere, dokuma, takı, seramik ve eski objelerin satıldığı küçük dükkanlar olmalıydı ve bu dükkanlar meydana bakacak şekilde projelendirilmeliydi.

– Sergilerin açılabileceği kapalı galeriler yapılmalıydı.

– Yapılar arasındaki gezinti yollarını, Bodrum’a özgü, vasıtaların girmediği dar sokaklar şeklinde planlayıp, bu sokaklarda açılacak sergiler ile köyün bütününe sanat olaylarını yaymalıydık.

– Ziyaretçileri köyde daha fazla vakit geçirmelerini temin edebilmek için, hem bir hizmet ünitesi olarak, hem de köyün işletme finansmanını temin açısından yemek yeme bölümleri olmalıydı.

– Ayrıca köy sürekli yaşamalıydı. Bunun için ikamet edilen evler yapılmalıydı.

– Sanatçıları misafir etmek için, küçük küçük misafirhaneler yapılmalı ve bir sempozyum alanı oluşturulmalıydı.

– Sanat atölyeleri kurulmalıydı. Ziyaretçiler sanatçıları çalışırken izleyebilmeliydi.

– Yapılarda kullanılacak ana malzeme, kadim ve yöresel mimariye uygun taş olmalıydı.

– Yatırım finansmanını kendimiz sağladığımızdan, köyün bütün kültürel faaliyetlerinde tam bir bağımsızlık içinde, kendi dünya görüşümüzün doğrultusunda (ki bu doğrultu Atamızın söylediği muhasır medeniyeti takip eden, akla dayanan bir doğrultudur) etkinlikler düzenleyebilmeliydik…

Bunların hepsini özenle yaptık, adeta oya gibi işledik taşı, toprağı. Yalnızca sempozyum alanı ile sanatçı misafirhanelerini yapamadık. Projedeki yeri hala boş duruyor. Dilerim ikinci nesil onları da tamamlayacaktır.
Şimdi Dibeklihan’da, Orhan Kemal meydanı, Nedim Günsur sokağı, Fikret Otyam meydanı, Yıldız Kenter, Erdinç Bakla, Dibek Sofrası kapalı sanat galerileri, Etnoğrafya Müzesi gibi bir sandık odası, kahvehane, iki adet lokanta, altı adet el sanatları dükkanı, 9 adet ikamet edilen ev, 8 adet sanat atölyesi mevcut. Bir Selçuklu hanını sitilize ederek köyümüze uyguladık. Kahvehane de masa olarak kullandığımız yoğurt dibeklerinden esinlenerek, köyümüzün ismini de “DİBEKLİHAN” koyduk.

Tam olarak 2009 yılında işletmeye açtığımız Dibeklihan’da o tarihten itibaren, her sanat sezonunda en az 50 sergi açılıyor. Çeşitli kültürel etkinlikler yapılıyor. Muhtelif konferanslar söyleşiler, tiyatro oyunları, konserler, sinema gösterileri düzenleniyor. Sayısını unuttuğum ülkemizin yüz akı sanatçılarına, tarihçilerine, kültür insanlarına geçen 9 yıl içinde ev sahipliği yaptık. Binlerce “Dibeklihan dostu” oluştu gururluyuz…

-Bizden sonraki nesillerinde “Dibeklihan’ı felsefesi ve yüklendiği misyonu ile devam ettireceğine dair inancımız da tamdır.

Sonuç Olarak;

Aslında ayrıntılarına girseydim eğer, kalınca bir roman olabilecek hayatımın paragraf başlarıyla özetlemeye çalıştığım serüveni böylece noktalanıyor. Şimdi Köyceğiz, Dalyan’da kış aylarında, kanal kenarındaki evimde, gene bol bol kitap okuyor, müzik dinliyor, bahçemle uğraşıyor, teknemle balığa çıkıyorum. Oğlum Uluç’a yardım için Dibeklihan’ın yaz sezonu programları üzerinde çalışıyorum. Yazları da Dibeklihan’da gerçekleşen Kültür programlarında yardımcı oluyorum…

Ve de şairin dediği gibi; “Ne zaman, nerede ve hangi koşullarda noktayı koyacağımı bilmiyorum…”

Bu yaşımda bildiğim tek şey; Ülkemi çok seviyorum. Dünya görüşümü hiç değiştirmedim ve hiç kul olmadım. Çocuklarımın kursağına hiç haram lokma sokmadım, kazancımın hepsi her daim emek ağırlıklı oldu.

Bu nedenle mutlu ve huzurluyum…”

Kaynak: Bodrum Gündem

YORUM YOK

BİR CEVAP BIRAK

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.