Büyülü ve Gerçek Nazlı Eray

Büyülü ve Gerçek Nazlı Eray

3895
0
Paylaş
Büyülü ve gerçekçi Nazlı Eray

Tam konsantre olarak okunacak bir röportaja davet ediyorum sizi,  hatta bir sefer yetmeyecek bir kez daha okuyacaksınız. Çağdaş Türk hikâyeciliğinde Büyülü Gerçekçiliğin ismi Nazlı Eray’ı kızıl saçlarından,  dünyayı kucaklayan gülüşünden, film gibi yaşam öyküsünden tanırsınız da kar yağışını gökyüzünden inen binlerce balerin olarak gören Nazlı bir ruhun ekranından hayatı, insanları, canlı, cansız varlıkları anlamlandırmasını kendisinden dinlemek, yazdıklarından okumak gerçek bir lütuf. 

Daha Harry Potter ortada bile yokken, Mösyö Hristo’yu güvercin yapıp Pera semalarında uçuran  Nazlı Eray’ın kapısını tıklattım, büyülü gerçekçi bir dünyaya açıldı kapı,  hadi buyurun:-)

Pınar Pişkin: Nazlı Eray “Büyülü Gerçekçiliği” niye seviyor, “Büyülü Gerçekçilik” nedir ve nasıl başladı?

Nazlı Eray: “Büyülü Gerçekçilik” bana verilmiş en büyük armağanlardan biri bu dünyada. Çünkü ben büyülü gerçekçiliği sadece yazmıyorum, ben onu yaşıyorum, ben onu hissediyorum, onun acısı da çok yoğun, mutluluğu da yüksek. Ben gözümde bir kristalle doğmuşum veya kalbimde yüreğimde bir çok parçalı kristal var, belki değersiz bir cam parçası ama dünyayı bir kaleideskop gibi bambaşka şekilde görüyorum. Onun için ben bütün insanları seviyorum, her şeye tolerans gösteriyorum, en kötü zamanlarda bile  hayatın çok güzel olduğunu söyleyebiliyorum ve bu kitapları yazabiliyorum, bu armağan müthiş bir şey. 

Pınar Pişkin:Bu armağan ne zaman keşfedildi?

Nazlı Eray: İstanbul’da Şişhane Yokuşu, 6-7 yaşındayım, orası benim hayat haritam, Bankalar Caddesi’nin inişi, köşede dev Frej Apartmanı, içerde sarışın melek Madam Anjel -görmedik ama hepimiz biliyoruz-perdenin arasından bakıyor, garip Arjantin tangoları, büyük partiler, köşedeki turşucu, benim harçlığımla içtiğim vişneli gazoz, Osman Alanyalı benim sınıf arkadaşım, ona aşığım, Osman’ın sevgilisi Jülyen. O zaman için sorsan aşk tarifi benim için “Osman ile bembeyaz bir yastığın üstüne baş koymak” gibi bir şey. Şişhane Yokuşu’ndaki Saadet Apartmanı, salonda dikdörtgen köşeleri olan bombeli bir pencere, kar yağdığında geceleri yavaşça yatağımdan kalkıyordum, köşedeki koltuğa oturur sabaha kadar karın yağışını seyrederdim. Gökyüzünden binlerce, on binlerce küçücük noel baba, cüce, peri kızı, geyik, yıldızlar düşüyor, onlara bakar büyülenirdim. İlk Büyülü Gerçekliği görüşüm odur, Şişhane Yokuşu’ndaki o pencereden Tepebaşı’na gece zamanı karın yağışı ve o sokak lambasında o şekillerin daha da belirginleşmesi, bana el sallayan o küçücük cüce… 

Ankara’da ikinci sınıfa gidiyordum, anneannem beni Sarar ilkokuluna yazdırdı, ikinci sınıftayım, ilk kar diye bir kompozisyon yazdım, ikinci sınıf öğrencisi ne yazabilir ki, herhalde bir kaç cümledir, hatırlamıyorum. Balkondayım, çiçeklere bakıyorum, çekirdekten bir şey yetiştiriyorum, ekiyorum, suluyorum, bakıyorum büyüyecek mi, bazen solucan gibi bir şey çıkıyor topraktan, bazen çok suluyorum çürüyor, begonyaya bakıyorum, böyle şeyler. Kapı çaldı, sınıf öğretmeni Nefise Öğretmen eve geldi, anneannemle böyle fısır fısır konuşuyorlar, “bu çocuk çok yetenekli yazdığı şey bunu gösteriyor” diyor.

Pınar Pişkin: Kapıcı Mösyö Hristo’nun güvercin olup tek düze hayatına Pera’nın üstünden bakması, özgürlük hissi, hayatı sorgulaması ve sonra yine karısının yanına dönüşü… Türkiye’deki ilk örnek Mösyö Hristo oldu ve siz de yazar oldunuz:-)

Nazlı Eray: Dünya hem çok küçük hem de büyük, Türkiye’de o zamanlar büyülü gerçekçilik diye bir şey de yok, o zamanlar ben bir seksek çizgisine tapıyordum ve bütün gün mahallede seksek oynuyordum. Mahallede böyle bir koku vardır, bilirsin eski İstanbul mahallelerini, Mösyö Hristo da o mahallede kapıcı. Mösyö Hristo’yu bir güvercin yapıp, böyle pırıl pırıl tüylü bir güvercin yapıp ondan sonra yolun başından pırrrr diye Pera’nın üstünden uçurmuşum bir yaz günü sabah vakti. Ve Mösyö Hristo kendi hayatının muhasebesini yapıyor, ben Müserris Apartmanı’nda çalışsaydım daha mı iyi olurdu, şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım, genç güvercinlere bakıyor, bütün Pera’yı -şehri, İstanbul’un o bölümünü tepeden görüyor, onun tarifi var. Mösyö Hristo’yu yazdım, altına imzamı attım, telefonumu yazdım, koşarak böyle mezarlıklardan geçtim, bilmem nelerden geçtim atladım, çamurlu suya bastım, böyle garip bir üne koşuş kendimce. Bir hiç kimseyim üne koşuyorum, hiç bir hırsım yok ama Mösyö Hristo bilinsin istiyorum, onu yazdım, Edebiyat Kulübü’nün kapısının altından attım. Sonra eve gelince düşündüm, bana deli demesinler, uçan adam,  o zaman daha Paris’te Jean Paul Sartre, Albert Camus bilmem Picabia, Tristan Tzara falan Gerçeküstücülük diye böyle bir akım yeni başlamış, haberim bile yok. Mösyö Hristo’yu düşünüyorum, belki farkıma varılacak, zamanı düşünüyorum, siyah telefon çaldı, açtım, sınıf öğretmenim beni okula çağırıyor “zarfı bulduk” dedi “A Mösyö Hristo bulunmuş!” Edebiyat Kulübü’nde  sıraya dizilmişler, abiler ablalalar, öğretmenler ve müdür herkes beni karşılıyor, elimi sıkıyor tebrik ediyorlar. -Mösyö Hristo kim, nasıl yazdın bunu?- Tebrikleri kabul ediyorum, beni Edebiyat Kulübü’ne kaydediyorlar, kırmızı maroken bir koltuğa oturtulduğum ilk defa işte o akşamüstü Edebiyat Kulübü’nde bir yazar olduğumu hissettim. 

Mösyö Hristo hikayesi hiç dokunulmadan o 16 yaşındaki çocuğun yazdığı şekilde İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Çekçe, Japonca, Lapça, Hintçe,  Urduca,  Arapça dünya antolojilerinde yer aldı. 

Nazlı Eray ile son kitabı Hayatımın Müsveddesi öncesinde çok büyülü ve çok gerçek bir sohbet

Çocuk Kitaplarımı yazarken ben bir çocuk oluyorum

Çocuk kitaplarımı çok seviyorum, çocuk kitaplarımı yazarken ben bir çocuk oluyorum, o sana anlattığım  Şişhane’deki çocuk oluyorum, Pera Palace’ın oralardaki çocuk, zillere basıp kaçan çocuk, açık hava sinemasına giden çocuk, Bankalar Caddesi’nden aşağı bağıra çağıra koşan çocuk, o merdivenlerde oturan koca karılara bunlar büyücü mü diye bakan çocuk… bunlar hepsi benim çocuk kitaplarım, hepsi gerçek yerlerde geçiyor, onlar hep Nazlı ile Osman’ın hikayeleri, Frej Apartmanı’nın Esrarı, Büyülü Beyoğlu, Büyülü Beyoğlu’nda Tanpınar var, Aliye Berger var, Bedri Rahmi var. Çocuklar tarafından büyük bir beğeniyle karşılanıyor, büyükler de çok okuyor. Mırmır Osman çocuk kitabı da değil “çocukluğun kitabı” içinde Marilyn Monroe var, Mona Lisa var, gene o mahalle var, ben varım, Osman var, şişko Efe var, çocukluk var, ilk aşk var.

Pınar Pişkin: Yazdıklarınız, kitaplarınız ayrı ayrı film zaten ama asıl sizin yaşam öykünüz başlı başına film gibi, çocukluğunuz, babaanne ve anneannenin hayatınızdaki yeri çok özel. 

Nazlı Eray: Babaannemi belki kırk sene önce kaybettim ama onu hiç unutmadım, Cevriye babaannem bana neler öğretti, onun koynunda yatardım, büyüdüğüm köşkte onun aynalı dolaplı odası vardı, yerde seccadesi, orada bir yatak, bir pencere. Babaannem bana dualar öğretmişti, babaannem namaz kılarken izlerdim,  babaannem şahane bir insandı, Ferit Mustafa  Paşa’nın kızı, bir Osmanlı hanımefendisi. Hayatta en sevdiğim şey babaannemin koynunda yatmaktı, buz gibi suyla ayaklarımı yıkatırdı, ondan sonra sanki bir kedi yavrusunun annesine sarılışı gibi koynuna girerdim.  Babaannem bana çok güzel masallar anlatırdı, Cevriye Hanım’ın oğulları amcam Arap Mustafa, babam Lütfullah, Esma diye bir çocuğu ölmüş ve Münire Halam. Çok güler yüzlüydü kaç yaşında olduğunu filan hiç bilmiyorum, çok sessizdi, altı ayda bir Altıyol’a gidilir terlikçi Uygun’dan terlik alınırdı, babaannemin kabul günleri olurdu bir çok kadın gelirdi, güllü lokumlar, gül reçeli yapılırdı, bahçeden yüzlerce gül toplanır o güllerden gül reçeli yapılırdı. 

Odaya nur indi hikayesi: Bir gece, birdenbire babaannem dedi ki “ Nazlı evladım yavaş ol üstümüze nur indi”. Baktım hakkaten üstümüze inmiş nur, müthiş bir şey. Babaanne n’apıcaz, böyle sessiz durucaz. Babaannem okuyor, upuzun selvi ağacı, mor salkım sarkmış, nur oradan bir yerden inmiş üstümüze, “bakılmaz evladım nura bakılmaz” dedi babaannem, ben yavaşça kalktım pencereye gittim, “babaanne dur bir dakika”, a bir de baktık yeni bir sokak lambası, ya babaanne lambaymış bu, bir üzüldü, yıkıldı babaannem… e sonra yattık uyuduk… 

Pınar Pişkin: İran Şahının aşık olduğu dokuz dil bilen dünya güzeli Şermin annenin kızı Nazlı Eray’la da tanışalım:-)

Nazlı Eray:  Anneannem Ankara demek, anneannem Sofya müftüsünün kızı, babaannem Ferit Mustafa Paşa’nın kızı. Biri Osmanlı biri Avrupa. Anneannem çok güzel bir kadın, annem de çok güzel,  8-9 dil biliyor, gittiğimiz her yerde Şermin annem mesela İtalya’da pizza yiyoruz, İtalyanca konuşuyor, Arap geliyor Arapla Arapça konuşuyor. O bir yetenek, onu çok Japonya’ya götürmek istedim, artık yaşlanmıştı “sen nereye gitmek istiyorsun anne” dedim “Los Angeles’a” demesin mi? Keşke götürseydim, nasip olmadı. Babam onu böyle bir orkideyi taşır gibi taşıdı çünkü annem dünya güzeli bir kadındı, onu Londra’da, Paris’te, Prag’da yaşattı, kıymetini bildi. 

Dedemin Bağdat sefiri olduğu zamanlar,  annemi bahçede görüyorlar annem  o zaman 17 yaşında, İran Şahı dünürüyle bir çekmece zümrüt yollamış anneme,  o zümrütten bir tane alırsan kızı veriyorsun. Dedem kızım mutsuz olur diye katiyen istememiş, babama vermiş annemi, Lütfullah Babaya. Annem Bağdat’ı çok yaşamış, Arapça’yı oradan bilir çok güzel konuşur Arapça, İngilizce, Fransızca, İtalyanca.. Torunum Akça ona benziyor, dil yeteneği Yaman da var. 

Nazlı Eray, Pınar Pişkin

Aşk altın tepsi üstünde sana sunulur

Pınar Pişkin: Aşk var mı, nedir aşk?

Nazlı Eray: Aşk çok önemli bir şey, “Aşk Yeniden Yazılmalı” diye bir kitabım var, Arthur Rimbaud’un  bir sözü de “Aşkı yeniden icat etmeli.” Aşk hem üzücü, hem mutlu edici, hem dünyayı çok renklendirici, aşk marifettir, idare edemezsen seni çok üzücek bir şey. Hiç aşık olmamaya çalışan insanlar var, aşık olmaktan korkuyor. 

Pınar Pişkin: Mümkün mü öyle bir şey? 

Nazlı Eray: Var, korkudan olmuyor, duygusuz. Aşk bir duygu patlaması, aşk cesaret. Yani kendinden çok birini sevmek, garip bir şey ama çok güzel. Uyuz birini de sevebilirsin, aşk bir anestezi, aşk bir uyuşturucu, işte o frekans, vücut elektriği. Mesela yıllar sonra gördüğüm bir erkek arkadaşımı görünce “bu uyuzun nesini sevmişim” lafı bende çok vardır. Ama o zamanlar ne acılar çekmişim, ne Meram Pastaneleri ‘nin köşelerinde oturmuşum, ne acılar çektirmişim, veya karşıdan karşıya geçerken onu düşünürken ezilme tehlikesi atlatmışım, Ankara’dan İstanbul’a gitmişim, nasıl değişmiş hayatım, kaderim değişmiş, aşkın yaldızı bambaşka. 

Pınar Pişkin: Şehirlerin cinsiyetleri olduğunu söylemiştiniz, peki kokuları da var mı şehirlerin?

Nazlı Eray: Var tabii, olmaz mı? İstanbul deniz kokar, hava lodos olduğu zaman kötü kokar, lodos çekildiği zaman çok güzel kokar, ilkbaharda bütün bahar çiçekleri kokar İstanbul. 

Ankara kurum kokar, is kokar, sis olur sisin kokusu vardır. 

İzmir’in bambaşka bir erkek kokusu gibi bir şeydir, deniz kokusu. 

Konya, Isparta filan oralar gül ve gülsuyu kokar. Tren düdüğü kokan yer var. 

Zaman olmayan yerleri çok seviyorum 

Pınar Pişkin: Son kitabın Konya’da geçtiğini biliyorum. Nazlı Eray için Konya neresi? 

Nazlı Eray: Benim Konyam Şems Türbesi demek. Son kitabım “Hayatımın Müsveddesi’nde baş mekan olan  Şems Türbesi.  Konya’da türbenin atmosferi müthiş, sanduka, şıkırtılı bir avize,  duvarda ayna, bir yerde  hafif sesle Kur’an okunuyor, Konya benim için orası.  Türbe, “bir şeftali çekirdeğinin içindeki hayat”, her yerden kopuk. Yani bir şeftali çekirdeğinin içinde yaşayabiliyorsan Şems Türbesi’nde hayatını tevekkül ve düşünceyle geçirebilirsin. Şems’in başı kesildi, Şems öldürüldü, kesik baş acaba oradaki sandukanın içinde mi? Konya’da zaman yok, Sinop’ta da öyle. Zaman geliyor mu, zaman geçiyor mu, zaman nedir, ne zaman, hangi zaman, hiç bir zaman, zamansız, ay ne zaman yok. 

Pınar Pişkin: Benim elimde Kalbin Güneybatısı kitabınız var:-) Kalbin Güneybatısı neresi ki? 

Nazlı Eray: İzmir, aşık olduğum bir şehir, avucumun içi gibi bilirim, her halini bilirim, ilkbaharını, yaz sıcağını, kışını bilirim, sabahını, akşamını, öğlenini bilirim, bir şehri tanımak için bütün bunları yaşamak lazım. Kalbin Güneybatısı adlı kitabım İzmir’de geçiyor, bir erkeğin Kadriye Sokaktaki kalbin içinde geçiyor. Kalbe aorttan giriyorum, kalbin içinde elektronik bir dünya var aslında, cep telefonları satılıyor, mesaj kızları kaçıyor, yakalanan mesajlar… evlilikleri bozan mesajlar öyle ilginç…

Telve Adam diyor ki; “bir bulaşık makinasına koy beni tamamım”, “bir musluğa tut beni biterim” ama bende neler var: murada develeri var, damatlar, gelinler bende çıkar.”

Hayatı Yeniden Yaşama Kursu

Karacaahmet’te mezarlıkta bir çiçek oluyorsun, aynısefa çiçeği oluyorsun topraktan çıkıyorsun, mezarın yanındasın, sağa sola bakıyorsun, hayata katılamıyorsun, arkanı dönemiyorsun, kolun yok bacağın yok, sadece güneşi görebiliyorsun, bir de geceyi, buna tahammül edebiliyor musun, eğer buna tahammül edebiliyorsan ölümü kabul edebiliyorsun, bunu öğretiyorlar sana. 

Ve röportajın sonuna geldik 

Nazlı Eray: Sana bu güzel ve değişik söyleşinin yaratılması için imkan verdiğin için teşekkür ediyorum, seninle konuşurken sana bazı şeyleri anlatırken hayatımın belirli bölümlerini, Mösyö Hrisyo’yu, eski dünyaları o Tepebaşı’nda karın yağışını, o büyülü çocukluğu, o ilk gençliği yeniden yaşadım, çok teşekkür ederim çünkü bu hiç bir zaman kolay mümkün olan bir şey değil. Hoşçakal.

Nazlı Eray ile buluşma ve söyleşilerimiz devam edecek, katılmak ister misiniz?

 

YORUM YOK

CEVAP VER

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.