EDEBİYAT, GERÇEĞİN EVİNE ÖN KAPIDAN GİRMEZ

EDEBİYAT, GERÇEĞİN EVİNE ÖN KAPIDAN GİRMEZ

1319
0
Paylaş
Cumhuriyetin 100. yılında 2. Akdeniz Edebiyat Günleri "Edebiyat ve Tarih"

 

Bodrum Belediyesi’nin ev sahipliğinde, Livaneli Vakfı iş birliği ile bu yıl ikincisi düzenlenen Akdeniz Edebiyat Günleri, yazar, tarihçi ve araştırmacıların katılımıyla 23-24 Haziran’da gerçekleşti.

“Tarih ve Edebiyat” temasıyla çalıştayların gerçekleştiği bu yılın konukları arasında Prof. Dr. Onur Bilge Kula, tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu, PEN Yönetim Kurulu üyesi, yazar Burhan Sönmez, Türkolog Joseph Sattler, akademisyen Burcu Karahan, yazar, müzisyen, senarist, kültür sanat elçimiz Zülfü Livaneli,  “Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini” ve “Kanatsız Kuşlar” kitaplarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Louis de Bernières, gazeteci yazar Zeynep Oral, yazar Latife Tekin konuşmacı olarak yer alırken oyuncu, yönetmen, sanat yönetmeni ve yazar kimlikleriyle gönüllerde taht kuran Tamer Levent,  ekranların sevilen yüzlerinden Şule Bucak ve gazeteci yazar Fatih Türkmenoğlu da programda sunucu ve moderatör olarak yer aldı. 

Büyük bir medeniyeti barındıran Bodrum’da Edebiyat Günleri’ni düzenlemekten mutluluk duyduğunu ifade eden Zülfü Livaneli, “Tarihi bilmek, geçmişi öğrenmek aynı yanlışları tekrarlamamak için yaratıcı düşünceyi geliştirmek için, edebiyat dünyayı değiştirmek için ne kadar önemli bir rol üstleniyor, barış kültürünün oluşmasında en büyük görev toplumların derin ruhunu birbirine anlatma imkanına sahip olan edebiyata düşer” dedi. 

Cumhuriyetin 100. yılında 2. Akdeniz Edebiyat Günleri “Edebiyat ve Tarih”

HERODOT EVLİYA ÇELEBİ’nin ÖNCÜSÜ SAYILABİLİR

“Tarihsel olaylarla ilgili olarak toplumlarda varolan düşünceler ve Edebiyat” konulu ilk oturumda söz alan Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Bodrum’da doğan ve yaşayan Herodot’un hem tarih yazımı, edebiyat, kültür bilimleri, halk bilimi, hem de yazınsal tür olarak gezi yazısının öncüsü olduğunu söyledi.  Herodot’un bu bakımdan da Evliya Çelebi’nin öncüsü sayılabileceğini söyleyerek konuşmasına devam eden Onur Bilge Kula, Herodot’un Doğulu Kral Ülkeleri kitabında Çanakkale Boğazı’na ilk kez köprü yapma düşüncesini ortaya koyan Pers Kralı Kserkses’ten bahsedişini ve  sonradan yıkılan köprü nedeniyle Kralın köprüyü yapanları da  Çanakkale Boğazı’nı da cezalandırışını  “Çanakkale Boğazı’nı Kırbaçlatıyor” başlığıyla aktarışını anlattı. Herodot’un bir diğer özelliğinin demokrasi kavramının öncüsü olmasına da vurgu yapan Kula, Mısır’da Frigya’da kadının konumunu inceleyen Herodot’un hem Mısır’da hem Frigya ‘da kadının daha üstün konumda olduğunu, özellikle Frigya’da çocukların babalara göre değil kadınlara göre adlandırıldığını aktardı.  Bu niteliklerinden dolayı Herodot’un  yaşamının bir bölümünü Samos adasında sürgünde geçirdiğini de aktardı. 

Aynı oturumda söz alan  akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun saptamaları ise şu şekilde:  “Tarihsel olaylar ve o olayların nasıl ifade edildiği iç içedir, olay olup daha sonra düşünce çıkmaz. Olay ve düşünce bir arada gider, halk bunu ifadelendirir, edebiyat bunu ifadelendirir, bazen tarihçi sıkıcı bir şekilde ifadelendirir. Tarih, olay, olgu, düşünce bir arada düşünülmesi gereken olgulardır. Madem olay oldu, düşünceler olayı yarattı, ifade ile olay bir arada çıkar. Bir olayın tek bir ifadesi yoktur. Deprem, salgın hastalık, farklı aktörler farklı ifadeler getirirler. Olay düşünce ilişkisi çok katmanlıdır, iç içedir. Bir süre sonra bu ifadelerden bir kısmı kaybolur, unutulur, bir kısmı bastırılır, ve hakim olanlar ortaya çıkar. Siyaset de budur, hangi olayı hangi ifade ile hatırlayacağız, kimin sesini duyacağız kiminkini duymayacağız, siyaset budur aynı zamanda iktidar ilişkisi ile şekillenir. Ama hakim anlatı oluşurken diğer anlatılar bir kısmı anlatılır bir kısmı unutulur, bir noktada meta anlatı ortaya çıkar. Meta anlatı çok önemli bir kavram hem tarihçi hem de edebiyatçılar için önemli bir kavramdır. Edebiyatçı ve tarihçi eğer o meta anlatıyı o büyük anlatıyı eleştirel  bir noktada sarsıyorsa orada eleştirel tarihçilik vardır. Onun için asıl ayrım edebiyatçı ve tarihçi arasında değildir, edebiyatçılar, tarihçiler ve eleştirel olmayan edebiyatçı ve tarihçiler arasındadır. PEN Yönetim Kurulu üyesi, yazar Burhan Sönmez’in konuşmasından notlar ise şöyle: “Tarih üç şekilde okunabilir. Monumentalism, yani tarihi anıtsallaştırırsınız, kahramanların tarihi dersiniz sonra da tarihi, o anıtsallığını bugün tekrar etmeye çalışırsınız. Siyasetin en çok kullandığı, en çok yanlışlara sürüklediği tarz bu okuma tarzıdır. 

Nietche bu tarzı sevmez bundan rahatsız olur. İkinci tarih okuma tarzı olarak antik okumadan bahsedilir.  İnsanlığın yok olmuş çocukluk evresinin güzel çağı, romantize etme vardır burada, onu artık yaratılamayacak, kaybedilmiş bir tarih olarak görür. Gerçek edebiyat, klasik edebiyat antik çağda yaratılmıştır, antik çağdan bu yana yaşadığımız, sanat tarihi dahil bütün tarih, bozulmanın tarihidir. 

Eleştirel bakarsak, bir hikayeyi anlatmak hiç bir şeydir. Edebiyatçıların çok fazla sorduğu bir sorudur, çünkü hikaye dünyada en kolay bulunan şeydir, derler ki ne yazıyorsun, asıl soru “nereden yazıyorsun” dur. Bu nereden sorusunu Marquez sormuş. Kolombiyada 1950’li yıllarda onlarca yıl süren savaşta 200 bin kişi, nüfusun yüzde beşi ölüyor, tümüyle sağ sol çatışması diye özetleyebileceğimiz bir nedenle, on yıllara yayılan ve iki yüz bin kişinin öldüğü İspanya iç Savaşı gibi toplumu tam ortadan bölen büyük yarılmanın elbette bir edebiyatının olması beklenir. O dönemle ilgili o kadar çok yazılır çizilir ki, ancak bir bakarız o dönemden 30 yıl sonra o dönemde yazılmış tek bir roman piyasada yok. 

Bunun üzerine,  bir soruşturma yapıyorlar, editörler bir kitap hazırlıyor ve Marquez’den de bir yazı alıyorlar. Marquez diyor ki bunun tek bir nedeni var çünkü dönem romanı gerçeğin evine ön kapıdan girer oysa edebiyat gerçeğin evine ön kapıdan girmez, arka kapıdan girer, pencereden girer, bacadan girer. Peki nasıl yaratılır, bu bütün sanatın hayata bakışıdır, Aristo’nun sanatçı varolanı değil, varolma ihtimali olanı da anlatır derken kast ettiği budur.  

Tarihçi ile yazar arasındaki en büyük fark birinde tarihin ölü olması diğerinde canlı olmasıdır. 

Tarih için, tarihçi için tarihin bugünselleşmesi diye bir kavramdan bahsedebiliriz.

Roman ya da öykü dediğimiz şey olayların anlatılması değildir, olayların hangi noktasından birbirine bağlandığıdır, o zaman tarihçinin okuması ile edebiyatçının okuması arasındaki fark fark ortaya çıkar. Tarihçi doğrudan okumak ister edebiyatçı ise Marquez’in söylediği gibi oraya gidip orayı anlamaya çalışır.

Zeynep Oral ise konuşmasına bizlerin kuşağı, annemin kuşağı, bizler Cumhuriyet’in, Kurtuluş Savaşı’nın bütün ayrıntılarını birden okumuş, dinlemiş, yapılan mücadeleyi özümsemiş kuşaklar olarak bizler bugün bütün yitirdiklerimizin farkındayız diyerek başladı. Cumhuriyet’in her şeyden önce bir kültür devrimi olduğunun altını çizen Zeynep Oral Cumhuriyet’in aynı zamanda bir kadın devrimi olduğunu söyledi. 

 

YORUM YOK

CEVAP VER

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.