

Bilmeye, öğrenmeye doymayan; öğrendiklerini paylaşan, aktaran ve bunu da büyük bir tevazu ve tutkuyla yapan Sanat Tarihçisi, yazar ve araştırmacı Habibe Bektaşoğlu’na bir sordum derinlikli cevaplar aldım.
Üsküdar’daki Balaban Tekkesi’nde kırk beş dakikaya sığdırdığı tılsımlar, muska, nazar konulu sohbet ile tanıdığım Habibe Bektaşoğlu’nun her sohbeti sayfalarca not tuttuğum bir bölüm dersi gibi… Evliya Çelebi’nin acayip hikayeleri, Nakkaş Levni’nin 16. yüzyıl İstanbul sokakları ile devam eden bu kültür sohbetleri için Habibe Hoca hafta sonu Eskişehir’den sabah treni ile İstanbul’a geliyor.
Türk kültür tarihi, inanç pratikleri, simgeler, motifler, ritüellerle ilgili bilgi ve çalışmalarla ilgileniyorsanız instagram üzerinden tasvirsanatları isimli hesabı takip etmenizi hararetle öneririm.
Pınar Pişkin: İlk sorumu herkes adına soruyorum; nazarla ilgili inanış ve alışkanlıklarımızın temel kökeni hangi kültüre dayanıyor? Halk inançları ile resmi dinî pratiklerin kesişiminde ortaya çıkan bir sentezden bahsedebilir miyiz?
Habibe Bektaşoğlu: Tarihsel süreçte insan, varoluşunun en eski dönemlerinden itibaren doğayla kesintisiz bir ilişki kurmuştur. Doğa, gizemi ve kuşatıcılığıyla insanoğlunun ilk yaşam çevresini oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda evrenin sınırsızlığı üzerinden pek çok temel soruyu da tetiklemiştir. “Bu dünyada gerçekten yalnız mıyız?” ve “Bizi yöneten ya da koruyan bir düzen bulunuyor mu?” şeklindeki sorular, erken toplumların düşünsel yapısını derinden etkilemiştir. İnsanlar, bu sorulara anlamlı yanıtlar bulma arayışında, zamanla doğayı merkez alan çeşitli inanç biçimleri ve ritüeller geliştirmiştir.
Özellikle animist dünya görüşünün hâkim olduğu dönemlerde, doğadaki her varlığın bir ruh taşıdığına inanılmış; ateş, su, ağaç gibi unsurlar çoğu zaman koruyucu güçler olarak görülmüştür. Bu bağlamda, insanlar kendilerini görünmez tehlikelere karşı koruduğuna inandıkları birtakım nesneler ve ritüeller geliştirmiştir. Koruyucu nitelikteki bu unsurlar kimi zaman bir tılsım veya boncuk şeklinde somut bir objeye, kimi zaman da topluluk içinden seçilen kutsal kişilerin gerçekleştirdiği ritüellere dönüşmüştür.
Dinler tarihinin gelişim süreciyle birlikte, her din kendi doktrini çerçevesinde bu inançları yeniden biçimlendirmiş ve anlamlandırmıştır. Böylece doğanın taşıdığı gizem, farklı dini geleneklerde daha sistematik ve dogmatik bir yapıya kavuşmuş; insanın doğa ile kurduğu ilişki yeni bağlamlar kazanmıştır. Bu durum, hem inanç sistemlerinin çeşitlenmesine hem de doğanın kutsallığına dair anlayışların tarih boyunca dönüşerek devam etmesine zemin hazırlamıştır.
Pınar Pişkin: Sizi bu konulara yönelten ana motivasyon nedir, hikayenizi bizimle paylaşır mısınız?
Habibe Bektaşoğlu: Dünyanın belirli bir ritim ve bütünlük içerisinde işleyişini sürdürmesi, insan düşüncesi açısından temel bir referans noktası niteliği taşımaktadır. Bu işleyişte ortaya çıkan her türlü aksaklık, küreselleşen dünyanın geri döndürülemez etkiler yaratan müdahalelerinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Evrenin milyonlarca yıla yayılan döngüsel düzeni göz önünde bulundurulduğunda, günümüzün belki de bu ritmin en karanlık dönemlerinden birine karşılık geldiği söylenebilir. Bu kozmik düzenin tarihsel süreklilik içinde belirli bir uyumla devam edebilmesi, birçok düşünür tarafından manevi bir gücün varlığına işaret eden önemli bir olgu olarak yorumlanmaktadır.
İnsanın bu ritmik düzenle uyum içinde varlık göstermesi, bütünsel işleyişin doğal bir unsuru olarak kabul edilmelidir. Söz konusu düzeni kavrama çabası içinde birey, farklı biçimlerde tezahür eden çeşitli sembollerle karşılaşmaktadır. Bu semboller kimi zaman bir uyarı, kimi zaman bir kabulleniş, kimi zaman ise yaratılışa ilişkin manevi izlerin yeryüzündeki yansımaları olarak ortaya çıkmaktadır. Doğa, bu sembolik göstergeleri sürekli olarak üretmekte ve insanın algısına sunmaktadır. Burada temel mesele, bireyin kendine özgü bir bakış açısı geliştirmesi ve bu sembolleri anlamlandırmaya yönelik bir görme biçimi oluşturabilmesidir.
Pınar Pişkin: Hem Orta Asya hem Anadolu kültürlerinde göz motifine rastlıyoruz, çok katmanlı bir sembol. Bu motifin zaman içindeki dönüşümüne dair neler söylersiniz, bizim kültürümüzden çıkan sembollerin anlamlarını biz ne kadar biliyoruz?
Habibe Bektaşoğlu: İnsanlar arasındaki iletişimde ilk temas çoğunlukla gözler aracılığıyla gerçekleşir. Kültürel bellekte de bu durum “gözü kalmak”, “gözden düşmek”, “göze gelmek”, “göz terazi, el mizan”, “gören gözün hakkı vardır” ve “fazla mal göz çıkarmaz” gibi birçok atasözü ve deyimde karşılığını bulmuş, göz kavramı farklı anlam katmanlarıyla ifade edilmiş.
Göz yalnızca Türk kültüründe değil, hemen tüm kültürlerde güçlü bir sembolik unsur olarak karşımıza çıkıyor. Eski Mısır inanç sisteminde ilahi koruyuculuğu temsil eden Ra’nın gözü motifi, göz sembolizminin en erken örneklerindendir. Benzer biçimde Dede Korkut Hikâyeleri’nde Basat’ın öldürdüğü Tepegöz karakteri, mitolojik anlatılarda gözün kudret, tehdit ve gözetleme gibi anlamlarla ilişkilendirilişine dikkat çekici bir örnek sunar. İslam sanatında ise kıyamet sonrası sahnelerde Azrail’in kendini öldürme biçiminin gözlerini oyması şeklinde tasvir edilmesi, gözün hem beden hem de metafizik boyutlarda yüklenen sembolik değeri pekiştirir. Gözün farklı kültürlerde benzer anlamlar üretmesi, sembolün kültürler arası etkileşimi güçlendirdiğini ve ortak bir imgesel dil oluşturduğunu gösteriyor diyebiliriz.
Pınar Pişkin: Koruyucu kadın figürleri özellikle Umay Ana ne kadar az biliniyor bizim kültürümüzde, siz bereket tanrıçaları, doğum ritüeli objeleri üzerine de incelemeler yapıyorsunuz. Umay Ana’yı anlatır mısınız, Umay sadece kadınların ve çocukların koruyucusu değil aynı zamanda savaşa giden askerlerin de dualarında adı geçen güçlü bir figür. Umay gibi az bildiğimiz başka figürler de var mı?

Habibe Bektaşoğlu: Orhon Yazıtları’nda adı geçen Umay Ana, çocukları koruyan bir tanrıça olarak betimlenmekte ve erken Türk inanç sisteminde önemli bir koruyucu figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kültürel inanışın izleri, Büyük Selçuklu döneminde de sürmüş; özellikle alçı tekniğiyle üretilen küçük heykelciklerde Umay kültünün etkileri gözlemlenmiş. Anadolu Selçuklu dönemine gelindiğinde ise türbe duvarlarında yer alan bazı motiflerin, Umay Ana’ya atfedilen koruyucu niteliklerle ilişkilendirildiği düşünülmektedir.
Söz konusu inanç sisteminin halk kültüründeki yansımalarından biri de doğum yapan kadınların başına kırmızı yazma bağlama geleneğidir. “Al karası” veya “karabasan” gibi zararlı olduğuna inanılan varlıklardan lohusayı koruma amacı taşıyan bu uygulamanın, Umay Ana’nın koruyucu yönünün İslâmiyet sonrası dönemde folklorik bir pratik içinde yeniden anlam kazandığını görüyoruz. Zaman içerisinde Umay Ana figürü, kimi zaman kırmızı bir yazma biçiminde sembolleşmiş, kimi zaman ise geleneksel Türk süsleme sanatlarında soyut bir motif olarak varlığını sürdürmüş.
Pınar Pişkin: Tılsım ne demek? Tılsımlı gömlekleri anlatmıştınız. Semboller, işaretler, renkler, motifler nasıl yer buluyor tılsım konusu içinde? Türk-İslam döneminde tılsım, muska, hat sanatı ve kutsal metinlerin yönetim mekanizmalarında, savaş ve anlaşmalarda koruyucu amaçla kullanımına dair neler söyleyebilirsiniz?
Habibe Bektaşoğlu: Arapça’ya Grekçe telesma kelimesinden geçen “tılsım”, sözlüklerde “tabiatüstü güçlere sahip olduğu düşünülen nesne; çözülemeyen düğüm; anlamı gizli ve kapalı söz” biçiminde tanımlanmaktadır. Arapça kullanımda tılesm, tıllesm, talsem, talism, tıllism ve tılsım gibi çeşitli şekillerde görülen terim, tarihsel süreçte farklı kültürlerin inanç ve uygulamalarında önemli bir yer edinmiştir.
Tılsımlar, genellikle kolay taşınabilir nitelikte olmaları sayesinde gündelik hayatla doğrudan ilişki kuran objeler hâline gelmiştir. Bu kapsamda kimi zaman kişilerin üzerinde taşıdığı muskalar, kimi zaman savaşlarda zırhın altına giyilen koruyucu nitelikli gömlekler şeklinde karşımıza çıkar. Ayrıca sivil mimari yapılarda kapı, çatı ya da giriş bölümlerine yerleştirilen nal, geyik boynuzu gibi unsurlar da koruyucu güç atfedilen tılsımlı uygulamalar arasında değerlendirilmektedir.
Pınar Pişkin: Hayvan ikonografisi (geyik, kurt, yılan, kuş vb.) üzerinde de duruyorsunuz. Hangi hayvan figürü Türk kültüründe yanlış anlaşılıyor ya da modern dönemde anlamı değişmiş, anlatır mısınız?
Habibe Bektaşoğlu: Sorunuz kapsamında ilk dikkatimi çeken figürlerin başında yılan gelmektedir. Yılan, tıp tarihinin en eski dönemlerinden itibaren bilgeliğin, şifanın, eczacılığın ve panzehir bilgisinin sembolü olarak kabul edilmiştir. Ancak günümüzde, hayvanın sürüngen yapısı ve “soğukkanlı” oluşu üzerinden yapılan yanlış çağrışımlar, bu kadim sembolik anlamın gölgede kalmasına yol açmaktadır. Modern algıda yılan çoğu zaman kötü talih, sinsi davranış ve uğursuzluk ile ilişkilendirilse de, tarihsel ve kültürel kökleri incelendiğinde, onun aslında iyileştirici güçle ve koruyucu tıp geleneğiyle bağlantılı olduğu görülmektedir.

Diğer hayvan sembollerine bakıldığında, günümüz kültürel okuma biçimlerinde daha ortak ve süreklilik gösteren anlam ağlarının korunduğu görülür. Geyik, birçok kültürde kutsallığın, ruhani saflığın ve özellikle dinî zümrelerle ilişkilendirilen bir yüceliğin işaretidir. Kurt, hâkimiyet, liderlik ve koruyucu güç gibi kavramlarla özdeşleştirilerek egemenliğin simgesine dönüşmüştür. Kuşlar ise hem tasavvufi hem de mitolojik anlatılarda, özellikle Mantıku’t-Tayr geleneğinin de etkisiyle, hakikate ulaşma, ruhsal yükseliş ve ilahi bilgiye erişim gibi anlamları temsil etmektedir.
Bu çerçevede hayvan sembolizminin, geçmişten günümüze değişen kültürel kodlar içinde yeniden yorumlandığı; ancak bazı figürlerin, özellikle de yılanın, güncel algıda tarihsel anlamından uzaklaştırılarak farklı bir söylemsel konuma yerleştirildiği görülüyor.

Pınar Pişkin: Bugün nazar, koruyucu semboller ve geleneksel motiflerin modern sanat ve tasarımda sıklıkla kullanıldığını görüyoruz. Bilinçli bir kullanımdan söz edebilir miyiz, bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Habibe Bektaşoğlu: Günümüzde nazar, koruyucu semboller ve geleneksel motiflerin modern sanat ve tasarımda sıkça kullanılması, kültürel süreklilik ile çağdaş estetik arasında kurulan bilinçli bir ilişkiye işaret etmektedir. Bu semboller yalnızca biçimsel bir tekrar olarak değil; tarihsel kökenleri korunarak yeniden yorumlanan kültürel unsurlar olarak değerlendirilmektedir.
Küreselleşme ve kültürel melezleşme süreci, yerel sembollerin kimlik, aidiyet, nostalji ve otantiklik gibi temaları ifade etmek için daha görünür hâle gelmesine yol açmıştır. Sanatçılar ve tasarımcılar, nazar boncuğu, tılsım ve İslami geometrik motifler gibi ögeleri hem tarihsel arka planlarını hem de çağdaş izleyicinin algısını gözeterek bilinçli biçimde kullanmaktadır.
Öte yandan popüler kültürde bu sembollerin estetik bir ögeye indirgenme riski bulunsa da birçok sanatçı onları eleştirel ve sorgulayıcı bir perspektifle ele alarak ritüel bağlamlarını, kültürel hafızadaki yerlerini ve modern yaşamla ilişkilerini tartışmaya açmaktadır.
Sonuç olarak, geleneksel sembollerin modern üretimlerde yeniden görünür hâle gelmesi, dekoratif bir tercih olmanın ötesinde, kültürel mirasın yeniden çerçevelendiği ve sanatın sembolik dilini zenginleştiren bilinçli bir yaratım süreci olarak değerlendirilebilir.

Pınar Pişkin: Geçtiğimiz günlerde haber bültenlerinde sizi yeni yıl ağacının atası Türkler mi sorusunu cevaplarken görenler için sormak istiyorum yeni yıla girerken ne gibi ritüeller var bizim kültürümüzde nasıl, Osmanlı şenliklerinde bolluğu ve ortak emeği simgeleyen Nahıl geleneği olduğunu biliyoruz anlatır mısınız?
Habibe Bektaşoğlu: Nahıl ağacını biz özellikle Osmanlı saray düğünlerinde gelinin veya sünnet çocuğunun önünde taşınmak üzere bal mumundan yapılan, gösterişli ve sembolik bir süs ağacı olarak görüyoruz. Hem estetik hem de temsilî nitelikleriyle Osmanlı şenlik kültürünün dikkat çekici unsurlarından biridir. “Nahıl” kelimesi Arapça nahl sözcüğünden türemiş olup “hurma ağacı” anlamına gelir. Osmanlı kültüründe Nahıl, yalnızca bir süs unsuru değil, aynı zamanda düğün sahibinin maddî gücünü, itibârını ve toplumdaki konumunu sergileyen bir statü göstergesi olarak kullanılmış.
Nahıl geleneğinin kökeni, Frigler dönemine kadar uzanıyor. Afyonkarahisar ve Konya çevresinde ilkbahar aylarında gerçekleştirilen dinî törenlerde, erkeklik gücünü simgeleyen phallus biçiminde nahılların taşındığını biliyoruz. Bu sembolik nesneler kimi zaman çelenk, kimi zaman çam dalı biçiminde tasarlanmış ve benzer örneklerine Hitit kabartmalarında da rastlanmıştır. Bu durum, nahıl’ın Anadolu’nun çok katmanlı kültürel mirası içinde eski bir ritüel geleneği olarak yer aldığını gösterir. Osmanlı şenlik kültüründe nahılar, özellikle sünnet ve gelin alaylarında önemli bir unsur hâline gelmiş. Büyük boyutlu nahıllar genellikle alayın önünde taşınır; bunların yüksekliği 9–12 metre arasında değişirken, zaman zaman 25 metreyi bulan örneklerin de bulunduğu biliniyor. Küçük nahıllar ise 2–4 metre yüksekliğindedir. Büyük nahılların alt çapları 4–6 metreye kadar ulaşmakta ve bu dev yapıları taşımak için paralel yerleştirilmiş sekiz-on direk kullanılmaktaydı.
Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere göre XVII. yüzyılda “esnâf-ı nahıl ciyân-ı sûr-ı hümâyun” adıyla bilinen nahıl ustaları, İstanbul’da faaliyet gösteren küçük bir zanaatkâr grubudur. Bu dönemde yalnızca beş usta bulunmakta, bunların dört dükkânı Koska Fırını civarında, Tahtakale’de ve Aksaray’da yer almaktadır. Ustaların Pîri olarak Meyser-i Ezherî kabul edilirdi. Nahılcı ustabaşının dükkânı ise Odunkapısı’nda Şemhâne karşısında bulunuyordu. Nahıl ağacı çoğunlukla servi formunda tasarlanmakla birlikte, daha erken dönemlerde hurma ağacı biçiminde örnekleri de görülmüştür. Büyük nahıllar iskeleti demir çubuklarla oluşturulur ve üzerlerine süslerin asılabilmesi için çok sayıda çengel yerleştirilirdi. Bazı örneklerde iskelet kavak ağacı gövdesinden yapılır ve dallar yukarıdan aşağıya doğru genişleyerek yerleştirilir.
Nahıl süslemeleri son derece zengin;altın kaplamalı bal mumu toplar, turkuaz taşlar, inciler ve değerli taşlarla bezenmiş kuş figürleri içerirdi. 1524 yılında Kanûnî Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile Makbul İbrâhim Paşa’nın düğününde kullanılan nahıllardan birinin 60.000 parçadan oluştuğu, diğerinin ise 40.000 parçalı olduğu belirtilmektedir. Bu nahılların değerinin 40–50.000 altın dukaya ulaştığı ve iki gümüş Nahıl’ın 50.000 kuruşa mâl olduğu kaydedilmektedir. Bazı gümüş nahıllar tepesinde yanmakta olan birer büyük mum bulunurdu. Dev boyutlu nahılların taşınması sırasında devrilmemesi için gövdelerinin yarısına kadar gergi direkleri yerleştirilir, ayrıca tepesi ile tabanı arasında yelkenli gemilerdeki sereni andırır biçimde denge halatları kullanılırdı.
Nahıl yalnızca saray düğünlerinde değil, halk düğünlerinde de önemli bir yere sahip. Aileler ekonomik güçlerine göre nahıl hazırlatır, ancak maliyeti düşük olan nahıllar dahi yüksek mânevî değer taşır. Günümüzde bazı Anadolu köylerinde bu geleneğin izleri hâlâ görülmektedir. Evliliklerde nahılı kız tarafı, sünnet düğünlerinde ise çocuğun ailesi hazırlatırdı. Nahıl’ın bir yerden başka bir yere taşınmasına “mum alması” denir; gelin düğünlerinde nahıl gelin evinin, sünnet şenliklerinde ise sünnet evinin önüne yerleştirilirdi. Osmanlı nakkaşları nahıl sahnelerini minyatürlerde sıklıkla işlemiş, ayrıca yabancı seyyahlar da İstanbul şenliklerini anlatırken nahıl tasvirlerine yer vermişlerdir. Bu görsel malzemeler, nahıl’ın yalnızca bir düğün unsuru değil, aynı zamanda Osmanlı şenlik kültürünün temsil gücü yüksek bir simgesi olduğunu ortaya koymaktadır.

Pınar Pişkin: Teziniz üzerinde hummalı bir şekilde çalıştığınızı ve yakında yayınlanacağını biliyorum, tez süresinde en çok zorlandığınız ve tez yazımı araştırma sırasında yolda değişen neler oldu, biraz o süreci paylaşır mısınız? Tez yayınlanınca beklentiniz ne olur?
Habibe Bektaşoğlu: Türk ve İslâm resim sanatında tahribat olgusu, 12. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsamakta ve farklı dönemlerde çeşitli sebeplerle ortaya çıkmaktadır. Bu süreçte meydana gelen tahribatların çoğu, yazılı kaynaklarda açık biçimde kayıt altına alınmamıştır. Bu durum, hem tahribatın niteliğini belirlemeyi hem de İslâm resim sanatına yönelik tarihsel yaklaşımların tahribat üzerindeki etkisini analiz etmeyi güçleştirmektedir. Özellikle dini, kültürel ve siyasi faktörlerin sanata yansıması bağlamında tahribatın sebeplerini değerlendirmek, çalışmanın en zorlayıcı yönlerinden birini oluşturmaktadır.
2026 yılında YÖKTEZ sistemine kaydedilecek olan bu araştırmanın ilerleyen süreçte kitaplaştırılması hedeflenmektedir. Bu doğrultuda çalışma, Türk ve İslâm resim sanatında tahribatın kronolojik gelişimini, tahribatın arka planındaki sosyo-kültürel dinamikleri ve sanat eserlerinin günümüze ulaşma süreçlerinde karşılaştıkları yapısal, ideolojik ve çevresel sorunları bütüncül bir yöntemle ele almayı amaçlamaktadır.
Pınar Pişkin: Türk kültür tarihine gençler arasında ilgi nasıl, ilgi duyan genç araştırmacılara ya da sanatçılara öneri ve tavsiyeleriniz neler olur?
Habibe Bektaşoğlu: Türk ve İslâm kültürü, kapsamı ve derinliği itibarıyla tükenmez bir araştırma alanı oluşturmaktadır. Son yıllarda özellikle genç kuşakların bu kültürel mirasa yönelik algı ve ilgisinde belirgin bir artış gözlenmektedir. Yaklaşık beş yıldır Üsküdar Balaban Tekkesi’nde kesintisiz biçimde yürüttüğümüz seminer programları, bu ilginin somut bir göstergesi niteliğindedir. Gençlerin söz konusu kültürel alana dair yüksek motivasyonu ve dinamik katılımı, hem araştırma ufkumuzu genişletmekte hem de bu yöndeki akademik ve kültürel çalışmalarımıza güçlü bir teşvik sağlamaktadır.

Pınar Pişkin: Günümüzde dijital platformlar sayesinde farklı müze ve arşivlere erişimin arttığını biliyoruz. Sembol çözümleme ve kültürel araştırma alanında faydası oldu mu, biz bugün bir yerleri renöve ederken, bir tarihi roman yazarken ya da bir marka hikayesi yaratırken elimizdeki kaynaklara, yazılı metinlere, minyatürlere, haritalara, anlatılara ne kadar bakıyoruz, ulaşabiliyor muyuz?
Habibe Bektaşoğlu: Dijitalleşme süreçlerinin hızlanması, kültürel mirasın belgelenmesi, erişilebilirliği ve yeniden yorumlanması alanlarında önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Müze koleksiyonları, arşivler, nadir eserler, minyatürler ve sözlü kültüre ilişkin kayıtların açık erişimle dijital ortama taşınması, özellikle sembol çözümleme ve kültürel araştırmalar için yeni metodolojik imkânlar sunmaktadır. Farklı coğrafyalara ait materyale mekânsal sınır olmaksızın erişilebilmesi, karşılaştırmalı çalışmaların genişlemesine ve kültürel göstergelerin tarihsel süreklilik ile dönüşüm bağlamında daha bütüncül biçimde incelenmesine olanak vermektedir.
Bu erişim genişliği, restorasyon-renovasyon projeleri, tarihî roman yazımı ve marka hikâyesi oluşturma gibi çağdaş kültürel üretim alanlarını da etkilemektedir. Dijital arşivlerin çeşitlenmesi, tarihsel kaynaklara başvurma kapasitesini artırsa da, bu kaynakların tüm kullanıcılar tarafından sistematik ve yöntemsel biçimde değerlendirildiği söylenemez.
Güncel durumda iki eğilim öne çıkmaktadır: Dijital arşivleri araştırma pratiğinin temel unsuru hâline getiren profesyonel ve doğrulamacı yaklaşım ile hızlı tüketim kültürünün etkisiyle tarihsel malzemeyi yüzeysel, bağlamından kopuk biçimde kullanan eğilim. Özellikle yaratıcı sektörlerde sembollerin tarihsel içeriğinden uzak yeniden üretimi bu ikinci eğilimin bir sonucudur.
Sonuç olarak dijital platformlar, kültürel araştırmalar için hem derinleşme hem de yüzeyselleşme potansiyeli barındıran çift yönlü bir etki üretmektedir. Nitelikli ve bağlamsal kullanımı mümkün kılan da, araştırmacı ve kültür üreticilerinin kaynak okuma, doğrulama ve etik ilkelere gösterdikleri özenin düzeyidir. Bu nedenle dijitalleşme yalnızca erişimi artıran bir araç değil, aynı zamanda akademik yöntem ve etik standartların yeniden hatırlanmasını gerektiren bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Pınar Pişkin: Son olarak hâlâ ulaşmakta zorlandığınız, “keşke daha çok belge olsaydı” dediğiniz spesifik dönem ya da kültürel pratikler var mı?
Habibe Bektaşoğlu: Günümüz teknolojik imkânlarının sağladığı hız ve erişilebilirlik sayesinde, dünya genelindeki kütüphanelerde yer alan Türk ve İslâm kültürüne ait yazma ve nadir eserlere oldukça kolay biçimde ulaşılabilmektedir. Buna karşın, ülkemizde bu alandaki en nitelikli koleksiyonları barındıran kurumların dijital erişim olanaklarının sınırlı olması önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bilginin dolaşımını, akademik araştırmaları ve kültürel mirasın korunarak gelecek kuşaklara aktarımını güçlendiren açık erişim politikalarının yaygınlaştırılması, Türkiye’deki yazma eser koleksiyonlarının araştırmacılara daha etkin ve kesintisiz biçimde sunulması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, söz konusu kurumların erişim altyapılarının geliştirilmesi ve dijitalleştirme süreçlerinin hızlandırılması, ulusal bilgi ekosisteminin güçlenmesi bakımından öncelikli bir gereklilik olarak değerlendirilmelidir.
Habibe Hanım ayırdığınız zaman ve sohbetimiz için teşekkür ederim.
Habibe Bektaşoğlu: Ben teşekkür ediyorum. Bodrum’a selamlar.
