
“İstanbul’un sesleri, kokuları, renkleri hâlâ en kuvvetli anılarım… Çocukluğun pervasız neşesi, hayatımın en mutlu anlarıymış meğer.”
“İstanbul’da denize trenle gidilirdi, bir mayo, bir havlu yeterdi yazı geçirmek için. Boğaz sırtlarında sepetle frambuaz topladığımızı, Arnavutköy’den o pespembe, olağanüstü kokulu Osmanlı çileğini aldığımızı çok iyi hatırlıyorum.”
Tilbe Saran’ın sesinden çocukluğunun İstanbul’unu dinliyorum; yürüyerek gidilen Maçka İlkokulu’nu, okul önünde duran ve öğrencileri ellerinden tutup tek tek karşıya geçiren polis amcayı anlatıyor… Depreme dayanıklı olmadığı gerekçesiyle yıkılma tehlikesi yaşayan Maçka İlkokulu, mezunlarından Pakmaya Ailesi’nin desteğiyle kurtulmuş. Tilbe Saran’ın kişisel anılarından 1960’lardan 80’lere uzanan İstanbul panoramasını aktardığı konuşmasındaki İstanbul hem ne kadar yakın, hem de ne kadar uzak…
Meşher’de devam eden “Hikâye İstanbul’da Geçiyor” sergisinin “Çağrışımlar” panelinde konuşan Tilbe Saran bugün artık geride kalan her sokağa, her binaya “belki bir daha göremem” hissiyle baktığını söyleyerek konuşmasını noktalıyor.

Tilbe Saran’ın yanı sıra panelde Türk Edebiyatının en saygın isimlerinden Jale Parla, grafik tasarımı ve illüstrasyon disiplinlerinin en önemli figürlerinden Sadık Karamustafa, çağdaş Türk suç edebiyatının öne çıkan yazarlarından Elçin Poyrazlar, Turkish American Orchestra’nın kurucusu ve müzik direktörü Dr. Nisan Ak, Zeynep Çetin ve Leman Yılmaz’ı da dinleme şansına sahip oluyor, salonu dolduran diğer katılımcılarla birlikte İstanbul’un geçmişine, kültürel belleğine dair bir yolculuğa çıkıyorum.

“Hikaye İstanbul’da Geçiyor” Sergisindeki eserlerden yola çıkarak İstanbul’un sanatta ve hafızalarda bıraktığı izlerin peşi sıra birbirinden değerli isimlerin konuşmalarını dinliyorum.
Müzik direktörü Nisan Ak, “Pera” başlıklı bir nota kapağından yola çıkarak bir müzik dedektifi titizliğiyle ismini gizleyen bir bestecinin İstanbul’a uzanan gizemli serüveninin peşine düşme hikayesini anlatıyor. İstanbul’un hafızasından, yıllar öncesinden gelen müzik, unutulmuş bir müzik mirasının peşine düşen Nisan Ak’ın anlatımıyla salonda yankılanıyor ve yeniden hayat buluyor.

İstanbul’un edebiyatta ve sahne sanatlarında bazen bir sahne bazen bir karakter olarak karşımıza çıktığını anlatan Leman Yılmaz’ın konuşmasında başka coğrafyalardan verdiği dikkat çekici hikayeler de kendi kimliğimize hangi gözlerle bakıyoruz sorusuna istinaden düşündürücü ve etkileyiciydi.

“Romancı Biraz da Casustur” başlıklı konuşmasında Elçin Poyrazlar, casusluk ve suç edebiyatında İstanbul’un oynadığı çok katmanlı rolü örneklerle aktarırken “Casus kimlik değiştirir; romancı ise karakterlere bürünür. Edebiyat ile istihbarat arasında paralellik var”- “Aslında casuslar da tıpkı romancılar gibi hikâyeler uydurur” diyor. Casus romanlarında İstanbul’un göç alan, sürgünlerin, casusların ve entrikaların buluştuğu bir şehir olarak yer aldığını anlatan Poyrazlar, İstanbul’un tarih boyunca gizem, güç ve casusların kesiştiği bir merkez olduğunu söylüyor.

Elçin Poyrazlar’a göre İstanbul yalnızca coğrafi bir mekân değil, aynı zamanda gerilim romanlarının sahnesi, bir geçiş noktası: “Arka sokakları, Boğaz’ı, hanları, Kapalıçarşı’sıyla İstanbul her zaman egzotik değil, bazen stratejik bir şehir.”

“Ben İstanbul’a Denizden Düştüm” diyerek kendi kişisel deneyimlerini paylaşan ve grafik tasarımının İstanbul’la kurduğu ilişkiyi ilginç anektodlar ve örnekler üzerinden aktaran Sadık Karamustafa, akıllarda yer eden tasarımların hikayesi ile güldürüyor ve düşündürüyor.
- yüzyıldan günümüze, Ömer Koç Koleksiyonu’nda bulunan nadide kitapları merkeze alan MEŞHER’de devam eden“Hikâye İstanbul’da Geçiyor” sergisi bir sanat sergisi olmanın ötesinde özenli bir küratörlüğü ve kıymetli bir arşivi izleyiciyle buluşturuyor. Meşher Direktörü Nilüfer H. Konuk ile serginin küratörleri Ebru Esra Satıcı ve Zeynep Çelik’e kocaman tebrikler ve teşekkürler.
Türk edebiyatında İstanbul’u merkezine alan iki unutulmaz romanda Mehmet Rauf’un Eylül’ü ve Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde İstanbul aradan geçen bir yüzyıla rağmen “İstanbul aynı İstanbul”dur. Son 25-30 yılda ise hızla değişen, dönüşen günümüz İstanbul’u Latife Tekin’in “Herkesin kendine ait bir İstanbul açısı var” sözündeki geçerliliği koruyor gibi…Başlı başına bir sanat merkezi olan İstanbul’da kültürel hareketlilik bir yandan inşaat kepçelerinin çalışması diğer yandan bütün hızıyla devam ediyor.






























